12 Yıllık Esaret

Tags

,

  • Image

Tony Morrison, Sevilen kitabında bizlere siyahîlerin insan olarak sayılmadığı bir tablo çizer. Bu tabloda beni en çok etkileyen iki tasvir şöyledir. İlki, bir sayfaya varan ağaç tasviridir ki dalları, budakları hatta olgunlaşmış meyveleri mevcuttur. Fakat bu ağaç toprakta değil bilakis Sethe’nin sırtında yetişmiştir. Diğer tasvir ise yeni doğum yapmış bir kadının ellerinden ayaklarından tutulup ters çevrilmesi ve göğüslerinden süt çalınmasıdır. Bu iki olayı zihnim defalarca canlandırmış ve acı hissetmiştir.

Elbette filmler romanlar kadar dehşetli değildir, çünkü filmde çoğu sahne izlendiği an itibari ile anlaşılır. Söz konusu kitap olduğunda bu durum daha çok yazarın diline, sizin o konuya hakim veya aşina oluşunuza bağlıdır. Örnek vermek gerekirse, Sethe ve güzel bir şekilde betimlenmiş ağaç figürü arasındaki bağlantıyı kurmak benim için hiç de kolay değildi. Kitap okumak hisleri yavaşça olgunlaştırıyor ve adım adım doruğa ulaştırıyor belki de. Buna rağmen 12 Yıllık Esaret filmi kesinlikle izlenmeye değer, özellikle gerçek hayattan alınmış bir konuyu işlemesi hasebiyle. Ayrıca filmde Solomon ve diğer yan karakterler oldukça iyi bir performans sergiliyor.

Siyahîler roman ve filmlerde genelde köle veya bağımsız olarak incelenir. Fakat bu filmi diğerlerinden ayıran nokta, ana karakter ne doğma büyüme bir köle ne de bir ömür boyu bağımsız kalabilmiş bir siyahîdir. Bay Solomon, siyahî olduğunu unutacak kadar varlıklı, yufka yürekli olmasına rağmen ırkına mensup köleleri fark edemeyecek kadar da gaflet içinde olan bir adamdır. Bu karakter köle olmadan önce o zamanki Amerika’nın köleliğe duyarsız kesimini haklı çıkarmaya çalışıyor olabilir.

Evli, üç çocuk sahibi, keman çalarak hayatını idame ettiren Bay Solomon, bir gün daha fazla para kazanmak için şehir dışına çıkıyor ve kaçırılıyor. Köle olarak satılacağını anlayınca defalarca özgür olduğunu ifade ediyor fakat köleliği kabul edene dek işkence görüyor. Yaşadıkları ve gördükleri onu centilmen bir müzisyenden hayatını kurtarmak için her şeyi yapan bir adama dönüştürüyor. Gerçeklerin, içinde bulunduğu dünyada işe yaramayacağını fark edince, yaşamak için köle olduğuna inandırıyor artık insanları. Bu durum, çaresizliği o kadar güzel ifade ediyor ki.

Filmdeki kölelerin durumlarına fazla yer vermek istemiyorum fakat kölelerin çalıştığı pamuk tarlasına aynı işi yapmak için bir beyaz geliyor. Köleler ne yaparsa o da yapıyor fakat yapamadığında kırbaçlanmıyor. Özgür ama iflas etmiş bir beyazı görüyoruz ve bu sahne siyahîlere yapılanların acısını kesinlikle hafifletmiyor.

Yaklaşık 12 yıl kölelik hayatının ardından filmin yapımcısı saçı sakalı ile bir dervişi andıran Brad Pitt sahnede görünüyor. Köleliğin doğal bir düzen olmadığını açıkça ifade etmekten çekinmiyor ve bu cümlelerle birlikte bu karakterin Solomon’a özgürlük getirdiğini görüyoruz.  Filmde sonu bağımsızlık olan bir savaşa yer verilmemiş ve kölelikle ilgili herhangi bir gelişme olmuyor. Solomon ailesi ile bir araya geldikten sonra diğer kölelerin hayatından haber alamıyoruz. Ancak Solomon’un köleler için yaptıkları gerçek kişiliği ile filmin sonunda metin olarak veriliyor.

 

Memurların En Sıcağı Kimdir? Peki ya Biz?

ImageYapılacak işlerin bitmeyeceğini fark ettiğim bir an, kıskıvrak yakalar beni bazen ve işte o an aydınlanma yaşarım. Ruhum fani yün yumağını bir yana bırakır ve uyanır. Bu huzuru kaldıramayan bedenim nerede olduğu hiç fark etmez, gözlerini hayata kapatır. Gözler anlamını yitirir zaten bu noktada çünkü kalp gözü kıpırdanmaya başlamıştır. Bu hissiyat üzere uyuyakalınmış bir vücut neye dokunsa ilahi bir koku yayılır etrafa.

Derken dünyanın en sıcak memuru dünyayı kontrol eden yapı taşı olmayı bir kenara bırakıp beni uyandırmayı tercih eder-belki bu emri alır kim bilir- ve tam gözlerime denk getirdiği ışığı üstü açık yüreğimi sıcacık eder. Odada yalnız olmadığı fark eden uyanık kalp tekrar uyanır ve balkona çıkıp kendisine ikindi ezanı muamelesi yapan güneşi selamlamak ister. Orada birkaç dakika sessizce muhabbet edilir. En sempatik memurun görünen mesaisi bitene kadar açık havada kalınır ve tefekkür edilir.

–Ey karmakarışık dünya! İçinde milyonlarca birbirine geçmiş sistemin var. Bir memur olarak hayatını idame ettiren ben devlete nasıl da ilahi anlamlar yüklüyoruz diyorum kendime şimdi. Yusyuvarlak güneşe bakarken, onun nasıl da uysal ve yorulmayan bir memur olduğunu düşünüyorum. Yarın benden bile erken kalkacak ve yatmayacak. Hepimize gittiğini gösterecek ve başkalarına gülümseyecek. Nasıl amirinin bir sözünden çıkmıyorsa, bizim gibi acizlerin gönlünden de hiç çıkmayacak.

Rabbimizin düzenini mi kıskandık bilmiyorum para kazanmak ya da sözde hayatta kalmak uğruna kendimize keskin sınırlar çizdik; şu saatte kalkılır, traş olunur, işe gidilir ve şu saatte evin yolu tutulur. Bir zamanlar bu ülkede çalışanlar namaz kılmazdı, kılamazdı peki bu şirke teğet geçen bir durum değil mi? Mesaimin dilimlerinde tek gözetilen çalışanları doyurmak ki kapitalist çember dönmeye devam etsin. Güneş gibi bir memur olmak ve amirlerin en güzelinin sözünden çıkmamak kaderimize yazılmamış gibi gelebilir. Lakin onu da beni de seni de var eden O ise, aslında her sistemin göbeğine kubbelerin en tepe noktasını Hz Hakk’ı koymalı değil miyiz? Ne vakit derse girme endişesindeki öğretmen halet_i ruhiyesini takındık seccadeye koşarken? Dünyanın minik sistemlerini zedeleyelim, haydi hep birlikte ayaklanalım demiyorum ki milletim boşluktan bu tip velveleleri o kadar özlemle beklemekte ki…

 

Bir ‘ilahi memur’ olarak performansımızı kontrol etmeye ne dersiniz? Hayır, ek ders yönetmeliği veya torba yasalardan bahsetmiyorum. Dünya var olduğundan beri hatta olmadığından beri var olan düzene ne kadar ayak uydurabiliyoruz?

 

–Allahu akbar allahu akbar.

Ezan okunmakta, o vakit ben kaçar.

Zefir -Kaderin Kazaya Ermesine Yardım Eden Kıskanç Rüzgar

Image

Film küçük bir kız çocuğunun sakin bir beldede büyük anne ve büyük baba ile bir yaz tatili geçirmesi ile başlar. 11 yaşındaki kız çocuğunu heyecanlandıran tek olgu annesinin uzaklardan gelmesi fikridir. Uzun bir bekleyiş ardından anne gelir fakat bu vuslat değil bilakis vedalaşmadır. Zefir bu noktada ipleri eline alır ve özgür annesinden esinlenerek annesini sonsuz özgürlüğe kavuşturur.

Filmde işlenen temalar: yalnızlık, ölüm, bekleyiş ve doğa.

Günümüz film sektöründe izleyiciyi etkilemek adına kullanılan her türlü efektten uzak durulması filmi gerçek bir zemine oturtmuştur. Öyle ki hayatın içindeki sıkılmışlık, sıradanlıktan bıkan insan nasıl hayatı bırakamıyor, ona son veremiyor, hatta hayata daha bağımlı bir hale geliyorsa izleyici de aynı şekilde filmde bir karakter oluyor, ölü bir hayvanın üzerindeki kurtlardan midesi bulanıyor ve fakat filmden kopamıyor.

Bahsi geçen efektlerden en alışılmışı dram, aksiyon, romantizm anında verilen duruma uygun müzik. Bu filmde izleyicinin duygusuna teknoloji ile hitap etmeye gerek kalmıyor. Sahnesine göre kuş, köpek, inek, su, arı, sinek, yağmur, ayak sesi, balta sesi, kesin motoru gürültüsü ve hatta sümüklü böceğin sürünmesi esnasında çıkardığı ses bile size her an eşlik ediyor. Filmin ilerleyen karelerinde bu algıya ters bir durumla karşılaştığımı sandığım bir sahne oldu. Zefir ormanda dolaşırken bir şarkı geliyor; Ben sadece ben olmak istiyorum. Derken ağaç yaprakları arasından taş üstüne oturmuş gitar çalıp şarkı söyleyen biri çıkıyor karşımıza ve içim rahatlıyor.

Tam bu noktada bir aydınlanma yaşıyorum. İstanbul trafiği, insan gürültüsü modern insanın çok sevdiği şikayetler iken doğaya kaçmak da artık pek  sessiz gözükmüyor. Sanki modern hayat insanın kendinden başka varlıkları işitmesini engelliyor, huzur veren sesleri başka seslerle boğuyor. O zaman gürültü, ses kalabalığı ifadeleri negatif kalıplar olmaktan çıkıyor, asıl soru hangi gürültüyü beden hangi gürültüyü ruh istiyor?

Baba figürü olmadan anne figürü yanıp sönerken büyükleri ile yaşayan Zefir hiç şımarıklık etmiyor, hep olgun bir boyutta kendi zamanını kendi istediği şekilde kuruyor, bozuyor. Bazen fazla hissizleştiğini düşünsem de, bu küçük çocuğun duruşu bana çekirdek ailenin fıtrattaki duygular üzerinde fazla çalıştığını ve tutumları ile çocukların ahlaki boyutta gelişmeleri yerine onları duygusal anlamda fazlaca hassaslaştırdıkları fikrini doğurdu.

Dede’nin  ölü bir hayvanı yalnızca Zefir’den çalı çırpı toplamasını isteyerek gömmesi mükemmel bir öğretme şekli ki filmde aynı hareketi küçük kızımız iki defa tekrar ediyor. İlkinde birlikte ölmüş iki hayvanı gömüyor ki bunlar ölünce annesinin yanına gömülme fikrini hatırlatıyor bize ve sonuncusunda annesini aynı şekilde gömüyor. Zefir’in soğukkanlı bir şekilde annesinin üstünü çantasından etrafa saçılan kıyafetlerle örtmesi,  çalı çırpı ve taşla kapatması ve bu işi bitirdikten sonra acıkıp annesinin çantasından bir şeyler yemesi, taşın üzerinde elinde sarı bir çiçekle dinlenmesi… Belki de her insanın ölümü karşılaması gereken en doğal hal budur. İnanç kavramını sorgulatan bu sahne bana küçükken ne de kolay inanırdık dedirtti. Aslında insan kendine dönerken saflığa, çocukluğa dönüyor ve belki de çocuklaştıkça kâmil insan oluyor.

Zefir’in annesini rahata erdirdiğini düşünüp de başını kaldırması ile sütünü çok sevdiği Nergis ineği –ki süt burada belki annenin yokluğunu doldurmayı deneyen ufak bir hareket- uzun bir kayboluştan sonra bulması ve ona içten sarılması… Bu çok katmanlı sahne insanın hayatta her ne ile karşılaşırsa karşılaşsın ayağa kalkması, sevmesi, araması ve bulması gerektiği gerçeğine götürdü beni.

Her geçen gün ödül almaya devam eden bu film bence de fazlasını hak ediyor.

BEDENİ KENDİNE KALKAN SANAN ÂMA BEYİN SAZI ELİNE ALIRSA

Image En çok gece yalnız kalır insan.

Gecedir bedeni örtüp,

Ruhu açıkta bırakan.

_____

Gündüz meltem sandığın anılar,

Kasırgaya dönüşür, geçmişin tozu kalkar

Ve havada keskin bir rutubet kokusu…

_____

Işıkta berraklaştığını düşündüğün deniz,

Zaman ilerledikçe öfke biriktirir sinesinde.

Ve elleri sımsıkı boğazında kumsalın…

_____

Yemyeşil çimenleri giyinirken humuslu toprak

Gündüz piknik alanı, gece üstünü örter

Hamuru balçık bedenlerin.

_____

Ruhu Hakk’a iliştirene dek

Sahipsiz köpek misali dolanır sokak köşelerinde.

Gece dilencilerin sığınağı bir yandan

Acizim, hiçliği talep ediyorum

ki var olayım seninle.

Şartlı Cümlelere Şartsız Tahliye!

Tags

, , ,

Image

Çocukken neden her şey daha güzeldi diye sordum kendime buz gibi havada montumu giymiş balkonda çayımı içerken…

Her şeye vakit bulduğumu düşündüm o zamanlar, -düşünebildiğim her şeye.

Saatlerce yürüdüğüm olurdu ta ki bir mezarlık görünsün. Ben asla kısıtlamazdım kendimi, hep onlar sebep olurdu durmama, geri dönmeme. Ne giysem üstüme yakışırdı o zamanlar. Elbisemin altına pantolon giymek üşümemdendi gerçi. Pantolonumun cebinden 1000000 lira çıkarırken utanırdım birazcık o zaman. -Ama kısa bir süre sonra neredeyse tüm ilkokul kızları pantolon giymeye başlamıştı önlüklerinin altına.- Saatlerce oyun oynardım, bazen erkeklerle misket oynamaktan parmak uçlarım acır bazen şut çekerken kaleci çocuklara hiç acımazdım. Akşam namazı kol saatimdi. Allahu akbar allahu akbar alarmıyla uyanır özgürlüğümü katlar, cebime kor, evin yolunu tutardım. Eller yıkanır, yemek yenir, namaz kılınır ve çizgi film izlenirdi. Saat dokuz buçuk olmadan saat kavramı mefhum dolanırdı nefesimde. Ne zaman ki annem gözümün içine bakar, işte o zaman dokuz buçuk olmuştur, yatmak vaktidir. O kadar oyun, o kadar televizyon, ne ara şiir yazardım ne ara günlüğümle dertleşirdim an itibari ile kestiremiyorum. Sabah annem uyandırırdı sesinden tüylerimin diken diken olduğu alarmlar değil. Önce kahvaltı ve sonra hafta içiyse okul, hafta sonu ise sokak… Endişe yok, ne giysem derdi hiç yok, plan yapmak yok. EVET, sanırım buydu sihirli sözcük. Plan yapmak yok, çocuk için plan, anı yaşamak; büyükken çok önemli bir atasözü gibi yaklaştığımız şey. Öğretmenin verdiği ödevler dışında gerçekten istemeden ne yapardık bir düşünün ki ben ödev yapmaktan da zevk alırdım, üzülerek söylüyorum. Belki hoşlandığımız çocuk biraz oraya buraya ittirirdi aklımızdan geçenleri ama onun dışında neysek oyduk abi.

Top oynayan pembe pijamalı minik öğrencilerime bakınca, balkonun kapıya en yakın köşesine oturmuş kendimden utandım. Tembel olsaydım bu kadar renkli bir çocukluğum olur muydu acaba? Neden mont giyerek, çay demleyerek, balkonda çoraplarım tozlanmasın diye tabure ile uzandığım dolaptan terlik arayarak, okuyacağım kitaba karar vererek zaman kaybettim? Her şey bu kadar mükemmel iken nasıl her şey bu kadar mükemmel olsun? Madde bağımlısıyız hepimiz, maddeler bizi çevrelerken nefes almakta zorlanmamızı şehir kirliliğine bağlıyoruz. Artık büyüdük derken gururlanan çok az kişi var. Her zaman geçmişi dehşetli bir özlemle anıyoruz, aslında geçmişi paldır güldür tutup kaldırarak ana yetiştirmek bizim elimizde. Havalar biraz ısınsın ilk iş, öğrencilerimle top oynayacağım. Oldu mu şimdi? Hayır, o kadar kolay değil küçülmek…Şartlı cümlelere şartsız tahliye vermeli!

Müslüman

Image

Penceremden hayatı gözlüyorum

Elimde ucu dişlenmiş kuru kayısı zaman

Gün batımını çiğner gibiyim

Buruşmuş dudaklarım arasından

..

..

Saçlarım yüzüme dokunuyor

Perdeler akıyor omuzlarımdan

Akşam vakti huzur esiyor sokaklarda

Ölüm lambanın hep yeşil yandığı yer!

..

..

Mutlu sona yaklaşıyorum domur domur

Güller açıyor nevresimde, yorganımda

Bedenim kendini tazeliyemeyegörsün /ne çıkar

Ruhum ihya oluyor, kalbim müslüman.

Mıknatıssız Pusula

Tags

“ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

yüzyıl şilisinden bir jazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentli mağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım var.

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther`in
leş kanını
gül kılar.

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, trenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.

gideceğim en eski öykümde devlet denen şirk yazacağım
göz bebeklerimde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.

bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir bakın ordum akıp gidecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.

inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden

helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu büyük türk şairi ben

-ve emir ‘kun’ diyor; doğuruluyorum-

‘bu ülke’den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.

bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ilk dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömerek
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir film de görmüştüm!

ah laikse aşkımız biter elbet bir kış baharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yarar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
beynime düşer infilak eder

ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmaman bedenime lacivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
yeniden dünyaya gelsem yeniden seni severim

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum
isa görüyor şeyhim görüyor ben görüyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum
mıknatıssız bir pusula olarak”

Sleepwalker-for Murathan Mungan

 

Shadow deepens the vision
A wire would worth a snake
(Or a hat would do for a head)
The night plays with the meaning
That has remained thanks to the light

_poets should wear “night” gowns to drink di-wine with the souls of previous poets_

A sleepwalker I am
Mistaken as a poet
Walking up-down ladders
Writing poetry with my body
Till I hit something ahead
That would wake me up
Eating my subconcsious
with a fake light
That was turned on by the ones who
really cares for me!
They were the ones who
already put a hindreance somewhere.

4034950495

Life is all surrounded by numbers

Primary school number

Secondary school number

University number

192398237493857

We forgot the names of the people

But we remember the number

Phone number

Home number

Fax number

09273487385743487

Love also has a number

First lover

Second husband

Third date ( leader)

129874983649837949218739821371827491837492874812641836198493847912873012938346387

But I miss letters.

Acjawhdekefhlkjfkjddhfjhwfwddgafsdvskdjglkfjlhgkjlmfjsjdhsdhsbfkdglfhşgjşhjşdheghqwfewqcsadsjjj

See, they are closer

They (should ) are sincere

They are in variety

Yes, I love poetry

It just soothes me with letters

It feeds my eyes with sincerity

And It does me really good

God!

Can you please transform me

Into poetry?

Prey

You move your lashes

You touch the spider-web

That covers all over me

It itches till my skin

gets bloodie…

—–

I am your prey at your net

When I feel in hell

Where goes my soul

into your eyes?

—-

Even you are miles away

My heart wrapped with your hands

Do not have room

to breathe deep

—–

Do not stay that far

While I am drying

Eat me as a whole

Can not bear pieces…

No more…