Image

Film küçük bir kız çocuğunun sakin bir beldede büyük anne ve büyük baba ile bir yaz tatili geçirmesi ile başlar. 11 yaşındaki kız çocuğunu heyecanlandıran tek olgu annesinin uzaklardan gelmesi fikridir. Uzun bir bekleyiş ardından anne gelir fakat bu vuslat değil bilakis vedalaşmadır. Zefir bu noktada ipleri eline alır ve özgür annesinden esinlenerek annesini sonsuz özgürlüğe kavuşturur.

Filmde işlenen temalar: yalnızlık, ölüm, bekleyiş ve doğa.

Günümüz film sektöründe izleyiciyi etkilemek adına kullanılan her türlü efektten uzak durulması filmi gerçek bir zemine oturtmuştur. Öyle ki hayatın içindeki sıkılmışlık, sıradanlıktan bıkan insan nasıl hayatı bırakamıyor, ona son veremiyor, hatta hayata daha bağımlı bir hale geliyorsa izleyici de aynı şekilde filmde bir karakter oluyor, ölü bir hayvanın üzerindeki kurtlardan midesi bulanıyor ve fakat filmden kopamıyor.

Bahsi geçen efektlerden en alışılmışı dram, aksiyon, romantizm anında verilen duruma uygun müzik. Bu filmde izleyicinin duygusuna teknoloji ile hitap etmeye gerek kalmıyor. Sahnesine göre kuş, köpek, inek, su, arı, sinek, yağmur, ayak sesi, balta sesi, kesin motoru gürültüsü ve hatta sümüklü böceğin sürünmesi esnasında çıkardığı ses bile size her an eşlik ediyor. Filmin ilerleyen karelerinde bu algıya ters bir durumla karşılaştığımı sandığım bir sahne oldu. Zefir ormanda dolaşırken bir şarkı geliyor; Ben sadece ben olmak istiyorum. Derken ağaç yaprakları arasından taş üstüne oturmuş gitar çalıp şarkı söyleyen biri çıkıyor karşımıza ve içim rahatlıyor.

Tam bu noktada bir aydınlanma yaşıyorum. İstanbul trafiği, insan gürültüsü modern insanın çok sevdiği şikayetler iken doğaya kaçmak da artık pek  sessiz gözükmüyor. Sanki modern hayat insanın kendinden başka varlıkları işitmesini engelliyor, huzur veren sesleri başka seslerle boğuyor. O zaman gürültü, ses kalabalığı ifadeleri negatif kalıplar olmaktan çıkıyor, asıl soru hangi gürültüyü beden hangi gürültüyü ruh istiyor?

Baba figürü olmadan anne figürü yanıp sönerken büyükleri ile yaşayan Zefir hiç şımarıklık etmiyor, hep olgun bir boyutta kendi zamanını kendi istediği şekilde kuruyor, bozuyor. Bazen fazla hissizleştiğini düşünsem de, bu küçük çocuğun duruşu bana çekirdek ailenin fıtrattaki duygular üzerinde fazla çalıştığını ve tutumları ile çocukların ahlaki boyutta gelişmeleri yerine onları duygusal anlamda fazlaca hassaslaştırdıkları fikrini doğurdu.

Dede’nin  ölü bir hayvanı yalnızca Zefir’den çalı çırpı toplamasını isteyerek gömmesi mükemmel bir öğretme şekli ki filmde aynı hareketi küçük kızımız iki defa tekrar ediyor. İlkinde birlikte ölmüş iki hayvanı gömüyor ki bunlar ölünce annesinin yanına gömülme fikrini hatırlatıyor bize ve sonuncusunda annesini aynı şekilde gömüyor. Zefir’in soğukkanlı bir şekilde annesinin üstünü çantasından etrafa saçılan kıyafetlerle örtmesi,  çalı çırpı ve taşla kapatması ve bu işi bitirdikten sonra acıkıp annesinin çantasından bir şeyler yemesi, taşın üzerinde elinde sarı bir çiçekle dinlenmesi… Belki de her insanın ölümü karşılaması gereken en doğal hal budur. İnanç kavramını sorgulatan bu sahne bana küçükken ne de kolay inanırdık dedirtti. Aslında insan kendine dönerken saflığa, çocukluğa dönüyor ve belki de çocuklaştıkça kâmil insan oluyor.

Zefir’in annesini rahata erdirdiğini düşünüp de başını kaldırması ile sütünü çok sevdiği Nergis ineği –ki süt burada belki annenin yokluğunu doldurmayı deneyen ufak bir hareket- uzun bir kayboluştan sonra bulması ve ona içten sarılması… Bu çok katmanlı sahne insanın hayatta her ne ile karşılaşırsa karşılaşsın ayağa kalkması, sevmesi, araması ve bulması gerektiği gerçeğine götürdü beni.

Her geçen gün ödül almaya devam eden bu film bence de fazlasını hak ediyor.

Advertisements